Birinden kart almak güzel şeydir elbette. Ama esas yabancı bir şehirdeyken, yalnızken, en güzel manzaralı resimleri toplayıp, bi köşeye ilişip, tek tek sevdiklerinize kart yazmanın zevki başkadır. Hem salt yalnızlık, hem birine sesleniş... Üstelik bi anı bi kartpostala sığdırmak gibisi var mı?

29 Haziran 2010 Salı

Sema


Dünyanın en zor insanı S.,
Hiç unutamadım iskeledeki o güzel geceyi. Elimizdeki biralar bitince beklemediğin bir anda sarılıp, seni bulutların üzerine çıkaracağıma söz vermiştim. Ne zaman uçakta pencere kenarına otursam sözlerini tutmayan rezil biri olduğumu hatırlatıyor bu hatıra. Aslına bakarsan oğlum bunu bana her gün söylüyor zaten. Ona söz verip de yapmadığım şeylerin bir listesini tutuyor. Görsen severdin, nasıl bilmiş! Ama boş bilgiçlik değil, okuyor. Bana kart atmış,"Sevgililer Gününde Paris'te olacaksınız, daha ne!" diyor.
İncir çekirdeğini doldurmayacak şeylerden kavga ederdik, bak bunu da unutamadım. Ya birbirimizi hiç sevmedik, ya da tahammül, uzlaşma nedir, daha öğrenmemiştik. Bunun ayrımını bunca zaman sonra yapabilmem mümkün değil. Sevgililer Günü programı yapmadım diye kavga ettik, gecenin sonunda ayrıldık. Şimdi eşimle Paris uçağındayım ve eğer oğlumun operasyonu iyi geçerse bu bizim için en büyük Sevgililer Günü hediyesi olacak. Belki ameliyattan sonra hastaneden çıkıp bir iki saat nefes alırız, hepsi o.
Şunu sana hep söylemek istedim: O gece kal demediğim için pişman değilim.

A.


Foto: H.Küçükali

6 Mart 2010 Cumartesi

New York

Mutlak Müphemim N.,
Kendimi tanımlayıp tanımlayıp, hemen arkasından analizimi yanlışlayacak bir şey buluveriyorum. Önce yalnız olmaktan büyük keyif aldığımı düşünüyorum, sonra aklıma evin sessizliğine katlanamayışım ya da iyi bir dostla geçirilen anların sıcaklığı geliyor.
Hem hafif olmanın, unutkanlığın, hayatımın mini mini bir el çantasına sığabilme ihtimalinin çekimine kapılıyorum; hem de durmadan evim, mahallem, şehrim diye düşünmeden edemiyorum.
Bir de sen varsın tabii. Nicedir kimseleri gerçekten sevmediğimi, yaşadıklarımın küçük tatlı hikâyelerden öteye geçmediğini hissediyorum. Sonra pat diye gözümün önüne içten gülüşün geliveriyor. Belki de diyorum, belki de..
Burada bir yandan güneş var, bir yandan kar yağıyor; ne kış, ne bahar..
K.

Kabataş



K.,
Güneş sarındığı pamuk yorganın arasından kendini birazcık gösterince, fotoğraf makinemi boynuma asıp soluğu Kabataş’ta aldım. Olta tutan amcaların fotoğraflarını çekmeye niyetlenmiştim, şanslıysam balık tutanına bile rastlarım diye düşünerek önlerindeki kovalara baka baka kıyıda gezinmeye başladım. Yanından geçtiğim amcaların kimisi kovasını çantasından çıkarmamış bile. Avcı dediğin önce kendi palavrasına inanacak derdi lisedeki müdür yardımcısı geç kağıdı istemek için beceriksizce mazeretler uyduran öğrencilere.

Neyse geze geze kovası dolu bir baba ile oğlunun yanına geldim. Ne çekiyorsun amca? İstavrit. Kızartmalık? He. Karadeniz’den geliyor değil mi bunlar? Ustanın tavsiyesine uyarak fotoğrafını çekmeden önce amcayla azıcık etkileşeyim dedim ama geyiğim öyle pis ki, amca üç cümlede defolup gitmem için dünyanın en acayip balıkçı pozunu vermeye hazır hale geldi.

Kendisine sorsana, dedi gergin bir suskunluktan sonra. Amcaaa! Ben nereden bileyim nerenin balığı! Aha kovanın içinde, sor kendisine, deyip oltasını denize doğru savurdu. Nasıl bir makaraya sarıldığımı düşünerek ama öte yandan sürpriz aptalı merakımı bastıramayarak kovanın içini görebilmek için yavaşça kafamı uzattım. O da kafasını suyun üstüne çıkarmış bana bakıyor. Varna’dan geliyorum ben, dedi. Ama ta Sivastapol’dan Ayvalık Körfezine kadar bütün bu denizleri bilirim. Buyur buradan yak!

Bir Osmanlı batığının ıskarmozlarından birinde denize gözünü açmış. Zorluklar içinde büyümüş: troller, sintine suları, zargana akını… Gençliğinde sağa sola savrulmuş, zokayı yuttuğum bile oldu dedi. Sonunda, uzaklara gitmesi için, sevdalandığı kızın babası oyun edip bir istavrit sürüsünde kontrolör yapmış bunu. Hani sürüdeki balıkların hepsi aynı anda aynı hareketi yapar ya, bunun gibi dört beş kontrolörün marifetiymiş o. Bir saniye önceden söylerlermiş, hadi sağa dönüyoruz, solda büyük balık var diye.

Bu böyle beş dakika kovanın içinden kendini anlattı. Amcanın oğlu bana, ben de Varnalıya şaşırmış kuçu gibi kafayı eğip bakarken, senin ne derdin var, dedi. Ne derdi, güneşin tadını çıkarıyorum, bak birazdan seni şu oğlanla çekeceğim, dedim. Yok yok, senin canın bir şeye sıkkın, yoksa deli mi kovaladı, istavritle muhabbet ediyorsun.

O böyle ısrar edince, daha fazla içimde tutamadım. Hiç söylemem sanıyordum. Özledim dedim, dayanamıyorum. E, dedi bana söyleyeceğine gidip ona söylesene!

Ya işte, böyle.
Ş.

Foto: Körtısi of H.Küçükali

3 Mart 2010 Çarşamba

Quartier Latin, Paris


Sevginin uzaktaki hali P.,
Burası o memleket değil mi? Şu sevdiğim bütün yeşil gözlü kumralların, adını anarken iç geçirdiği eski şehir. “Yılların, yüzyılların yaşlandırmayıp tatlandırdığı kent.” Bu kolpa betimlemenin sadece kırkını geçip de hala gözü dışarılarda gezenler için yapıldığını sanırdım, ama buranın durumuna da uyuyor.
Benim gibi ellisini devirenler için ne dendiğini bilmek bile istemiyorum. Gelmeden internetten arkadaş olup mektuplaştığım genç irisi sosyoloji öğrencisi, gece olup beni evine götürdüğünde “Tunus hurması” diye seslendi. Şehir karalarını giyinirken, zayıf göstersin diye bu gece için seçtiğim siyah elbiselerimi çıkarınca hurmaya döndüm iyi mi! Neyse ki kuruyup kararmış da olsam hala tat veriyor olmalıyım ki geceyi Paris’in kulak kesen soğuğunda otel arayarak geçirmek zorunda kalmadım.
Ee, eski dostum sen nasıl geçiriyorsun ikinci yarıyı?

Tadını çıkar,
S.

Foto: H.Küçükali

20 Şubat 2010 Cumartesi

Paris


Yüreğimdeki koca kilit P.,

Sabahın bu saatinde zar zor ayarladığım takside, bana muzaffer kıtaların resmi geçitleri dışında bir şey çağrıştırmayan büyük sarı kemerin altından geçiyorum. Kafamı cama dayayıp, içimi acıtacak onca şey varken senden ayrı buraların tadını çıkaramamamın kederini boğazımda düğümlüyorum. Bu kadar büyümesi bir daha kavuşamayacağımızdan olsa gerek.

Uyku bastırdıkça zihnimi bedenimden uzaklaştıracak düşüncelere dalıyorum. Salondaki mavi kanepede tavanı seyrederken de bu anı, emperyal binaları arkasında bırakarak ilerleyen bu taksinin içinde uyukladığımı hayal edebilirdim. Hatta aralık gözlerle taksinin camından gördüğümden daha fazlasını yattığım yerden algıladığımı düşünebilirdim. Yani hiç yerimden kalkmadan, şu anda burada olduğumdan daha fazla burada olabilirdim, niye buraya kadar geldim ki, diye düşünüyorum.

Sensiz olmanın yaptığım her şeyi bu derece anlamsızlaştırması artık canımı sıkıyor. Bazen kahrına son vermek istiyorum, sonra kendimi zorlayarak haykırıyorum: ben sen yokken de vardım! Kifayetsizliğin, beynimde salgılanması duran bir iki hormonun işi olduğunu kendime tekrarlayarak, bana bunları yapan doğaya daha sıkı tutunmaya çalışıyorum. Seni bir daha düşünmeyeceğimi daha ne kadar düşüneceğim?

Artık dönüyorum. Pasaport kontrolünde polis, kulaklığımı çıkarmamı istiyor. Kimsenin anlamadığı bir dilden bir name, beni hâlâ acıtarak yükseliyor: evvelim sen oldun ahirim sensin…

Bunu, sana söyleyemediklerime say,
S.

Foto: H.Küçükali

14 Şubat 2010 Pazar

Kars

Deli Aşkım K.
Gittiğinden beri ne kar durdu ne de soğuk bir nebze azaldı. Bu şehrin her zamanki hali elbette, şaşılacak bir şey yok. Yine de beraber yürüdüğümüz yolların hep, hâlâ karlı olması, şimdi yalnız da olsam beni sana yaklaştırıyor, kendimi aşkıma sadık hissediyorum. Hele de kocaman eldivenlerini ellerime geçirince..
Günlerdir, haftalardır durmadan, bulduğum her sayfaya, her deftere yazıyorum. Seni, beni, aslında var mı yok mu belli olmayan bizi. Beraber yaptıklarımızı, konuştuklarımızı, belki dışarıdan bakana hiç manası yokmuş gibi görünen, sadece bize ait binlerce küçük şeyi..
Niye diye soruyordum kendime, niye bütün bunları yazıyorsun? Şimdi tüm yazdıklarımı okuduktan sonra artık cevabı biliyorum: Mutluluğum benimle kalsın diye. Paylaştığımız mucizeyi, yani hayatı, geri dönüp tekrar yaşamak mümkün değil. Yine de insan yazarsa, en azından yazdıklarını baştan, yeni baştan okuyabilir!
Değil mi canım?
S.

foto:http://www.trekearth.com/gallery/Middle_East/Turkey/East_Anatolia/Kars/photo1005110.htm

3 Kasım 2009 Salı

Nevşehir

Meçhul istikametim N.,
Eskiden bir şeyi tüketince mutlu olurdum: Annem her sene biraz daha büyüyen ayaklarıma güz gelmeden o havalı süet botlardan alınca; kendi paramı kazanmaya başladıktan sonra her kafama estiğinde bilgisayarımı yenileyince; uzak memleketlere gidince (bunun her ânı her adımı keyiftir); güzel bir kitabın sonuna geldiğimde – İngilizceyse daha büyük tatmin, tüketimi zor çünkü…
Sonra, yaşlandıkça gövdeleri yeni halkalar bağlayan ağaçlar gibi vücudum kalınlaştıkça, tüketmenin, harcamanın tadı kaçtı sanki, kekre gelmeye başladı. Kılı kırk yararak yapılan seçimler, tüketme ânının uçuculuğu ve hazzı devam ettirmek için, daha o güya eşsiz ânın içindeyken atman gereken bir sonraki adımı düşünme zorunluluğu. Anladım ki tükettiğim aslında bendim, zaman benim ömrümden gidiyordu.
Bunu fark edince sıkıldım. Fark etmesem daha da sıkılırdım. Sıkıntım geçsin diye evlenmeyi bile düşündüm. O.A.’ın romanında, “Albayım, insan evine bir biblo aldığında bile nasıl seviniyor. Bir de akşam eve gelince etrafında ‘kocacım, kocacım’ diye dolaşan biri olduğunu düşünsene” mealinde bir şeyler dediğini hatırladım. Soğudum fikirden.
Nedense içimde bir ses hep muarız, hep mutsuzdu. Biteviye zıtlaşıyor, inat ediyordu. Bu öyle bir cindi ki sevse de evlenemez; evlenmeye razı gelse çocuk istemem diye tutturur; çoluk çocuğa karışsa evi terk etmek için yer arardı! Her daim şüpheli, her daim gergin, sükûna savaş açan biri. Meydanda numarası yapıp köşelerde kuytularda saklanır; kimse kendini görsün, gerçekten görsün istemez. Bütün denemeleri boşa çıkarmakta üstüne yoktur. “Hayır, hayır, ben o değilim. Ne, duyamadım? Ne yazık, siz de bilemediniz. Sürpriz! Bingo!”
Damağımdaki demir tadı o kadar acı gelmeye başladı ki yaşayamaz oldum. Bir çeşit nefes darlığı, bir çeşit felç, bir çeşit kabızlık. Teşhis konulamadı. Yeni memleketlere de gidemez oldum, görüp göreceğim buydu artık. Ben de kart yazmaya başladım, önce gördüğüm sonra da görmediğim yerlerden.
Tüketmeyi bırakmakla kalmadım, biriktiriyorum artık. Sokaklar, meydanlar, kentler, ülkeler; satırlar, kelimeler, noktalar, virgüller; karışlar, adımlar, kulaçlar; hayatlar, hatıralar, yarınlar; umutlar, hüsranlar, hayaller. Birikiyor.
Medeniyet dedikleri yazıyla başlamıyor mu? Al sana yeni hayat!
R.

Foto:
Körtısi of H. Küçükali

2 Kasım 2009 Pazartesi

Tel Aviv

Gözüm T.,
Erkama, riyaziyeye, ihsaiyata itimadım yoktur bilirsin. Yemeği göz mikyasıyla yapıp, mezuraya pek paye vermeden kumaşa makası vurmayı severim. Kimisi tezcanlı der kimisi işinin erbabı. Bana sorarsan, faniyiz işte, günümüz dar; ince eleyip sık dokuyacaksın da ne çıkacak, korkunun ecele faydası yok, olacak olan zaten olur. Yaş tahtaya basacağım gün de gelecekmiş meğer...
Madam Ö. "yüzde doksan dokuz bir şeycik yoktur," deyince gönlüm kaydı, inanasım geldi. Terazinin öte yanında tek başına durup duruveren birin esamisi okunmaz dedim. Kafamda hesabı kapattım, defteri dürdüm.
Günler geçti, aylar geçti. Seni, silah diyemeyeceğim, kazma kürek altına aldıkları dokuz ay oldu. Benim de dokuz ayım doldu. Güzel anam göz yaşı döktü ama babam barındırmadı. "Cennet Vatana", Onklime postaladılar.
Seni bekliyoruz,
V.

30 Ekim 2009 Cuma

Erzincan



Bir tanecik E.,
Sabah erkenden kalk! Hava karanlık. Gazeteleri bakkalın önüne bırakan çocukla belli belirsiz selamlaş. Sokakta karşılaştığın az sayıda vatandaş, seninle göz göze gelip yüreklerini yormamak için kaldırımın çizgilerine bakarak yanından geçsin. Bin arabana otoyola çık. Senden daha şuursuz sürücülerin yapabildiklerine hayret et. O günkü ruh haline göre, ister onlarla yarış, ister sakinliğinin ödülü olarak kınama hakkını elinde tut. Havaalanının önünde trafiğe takıl. Geç kalıp kalmadığını anlamak için iki dakikada bir saatini kontrol et. Heyecanlan. Kalkış saati yaklaştıkça, yüreğinin, göğüslerinin üstünde dolaşan sıcak dokunuşları hisset. Uçuş kartını uzatırken ürpertiden ellerin titresin.
Bindiğin gibi in uçaktan. Kalabalığın içinde gözlerin beni arasın. Her bir yüzü, aklında kalan suretle karşılaştır. En benzediğini düşündüğünün gözlerinde, aradığın pırıltıyı görürsen, çekinme sarıl boynuna. Alnını alnına bastırırken, yanaklarını avuçlasın. Kendini eve kadar tut; Amerika’da insanlar ortalık yerde sevgilerini göstermeyi de, gösterenleri de sevmezler.

Hadi, ben çıkana kadar gününüzü gün edin. Nasıl olsa önce senin, sonra sevgilinin derisini yüzeceğim…

Canımsın benim,
N.

Foto:
Ali Ünal
http://www.fotokritik.com/603366


29 Ekim 2009 Perşembe

Emirgan

Kanaatkar E.,
Hayatımın yirmi yılını babaevinde geçirdikten sonra güzel bir Ekim günü kendi fakiraneme taşındığımda, canım ninemin verdiği ev hediyesi bir bayrak olmuştu. Bu ne dememe kalmadan, kırmızı atlastan, özenle yıkanmış, ütülenmiş, katlanmış bayrağı çekmeceye koyuvermişti.
Birkaç hafta sonra apartmandaki ufaklıkları yağmur çamur demeden, uyku tatil demeden okul bahçesine sürükleyen büyük bayram geldiğinde, ninem sabah erkenden telefon etti: “Bayrağı astın mı yavrum?” Ne gerek var canım filan diyemeden dünya tatlısı kadın şirretleşti, sinirle çıkışmaya başladı: “Senin böyle sorumsuz davranmaya ne hakkın var, elli yıl önce bizi ve sayemizde üç komşumuzu eylül baskınından ne kurtardı zannediyorsun?” …
Birden elim kolum bağlandı. Yapacak bir şey yoktu. O bayrak asılacaktı. Ninem için, komşuları için, nice badireyi atlatan ve atlatamayanlar için.
İyi bayramlar,
N.

Foto:
http://www.trekearth.com/gallery/photo1009961.htm