03 Kasım 2009 Salı

Nevşehir

Meçhul istikametim N.,
Eskiden bir şeyi tüketince mutlu olurdum: Annem her sene biraz daha büyüyen ayaklarıma güz gelmeden o havalı süet botlardan alınca; kendi paramı kazanmaya başladıktan sonra her kafama estiğinde bilgisayarımı yenileyince; uzak memleketlere gidince (bunun her ânı her adımı keyiftir); güzel bir kitabın sonuna geldiğimde – İngilizceyse daha büyük tatmin, tüketimi zor çünkü…
Sonra, yaşlandıkça gövdeleri yeni halkalar bağlayan ağaçlar gibi vücudum kalınlaştıkça, tüketmenin, harcamanın tadı kaçtı sanki, kekre gelmeye başladı. Kılı kırk yararak yapılan seçimler, tüketme ânının uçuculuğu ve hazzı devam ettirmek için, daha o güya eşsiz ânın içindeyken atman gereken bir sonraki adımı düşünme zorunluluğu. Anladım ki tükettiğim aslında bendim, zaman benim ömrümden gidiyordu.
Bunu fark edince sıkıldım. Fark etmesem daha da sıkılırdım. Sıkıntım geçsin diye evlenmeyi bile düşündüm. O.A.’ın romanında, “Albayım, insan evine bir biblo aldığında bile nasıl seviniyor. Bir de akşam eve gelince etrafında ‘kocacım, kocacım’ diye dolaşan biri olduğunu düşünsene” mealinde bir şeyler dediğini hatırladım. Soğudum fikirden.
Nedense içimde bir ses hep muarız, hep mutsuzdu. Biteviye zıtlaşıyor, inat ediyordu. Bu öyle bir cindi ki sevse de evlenemez; evlenmeye razı gelse çocuk istemem diye tutturur; çoluk çocuğa karışsa evi terk etmek için yer arardı! Her daim şüpheli, her daim gergin, sükûna savaş açan biri. Meydanda numarası yapıp köşelerde kuytularda saklanır; kimse kendini görsün, gerçekten görsün istemez. Bütün denemeleri boşa çıkarmakta üstüne yoktur. “Hayır, hayır, ben o değilim. Ne, duyamadım? Ne yazık, siz de bilemediniz. Sürpriz! Bingo!”
Damağımdaki demir tadı o kadar acı gelmeye başladı ki yaşayamaz oldum. Bir çeşit nefes darlığı, bir çeşit felç, bir çeşit kabızlık. Teşhis konulamadı. Yeni memleketlere de gidemez oldum, görüp göreceğim buydu artık. Ben de kart yazmaya başladım, önce gördüğüm sonra da görmediğim yerlerden.
Tüketmeyi bırakmakla kalmadım, biriktiriyorum artık. Sokaklar, meydanlar, kentler, ülkeler; satırlar, kelimeler, noktalar, virgüller; karışlar, adımlar, kulaçlar; hayatlar, hatıralar, yarınlar; umutlar, hüsranlar, hayaller. Birikiyor.
Medeniyet dedikleri yazıyla başlamıyor mu? Al sana yeni hayat!
R.

Foto:
Körtısi of H. Küçükali

02 Kasım 2009 Pazartesi

Tel Aviv

Gözüm T.,
Erkama, riyaziyeye, ihsaiyata itimadım yoktur bilirsin. Yemeği göz mikyasıyla yapıp, mezuraya pek paye vermeden kumaşa makası vurmayı severim. Kimisi tezcanlı der kimisi işinin erbabı. Bana sorarsan, faniyiz işte, günümüz dar; ince eleyip sık dokuyacaksın da ne çıkacak, korkunun ecele faydası yok, olacak olan zaten olur. Yaş tahtaya basacağım gün de gelecekmiş meğer...
Madam Ö. "yüzde doksan dokuz bir şeycik yoktur," deyince gönlüm kaydı, inanasım geldi. Terazinin öte yanında tek başına durup duruveren birin esamisi okunmaz dedim. Kafamda hesabı kapattım, defteri dürdüm.
Günler geçti, aylar geçti. Seni, silah diyemeyeceğim, kazma kürek altına aldıkları dokuz ay oldu. Benim de dokuz ayım doldu. Güzel anam göz yaşı döktü ama babam barındırmadı. "Cennet Vatana", Onklime postaladılar.
Seni bekliyoruz,
V.

30 Ekim 2009 Cuma

Erzincan



Bir tanecik E.,
Sabah erkenden kalk! Hava karanlık. Gazeteleri bakkalın önüne bırakan çocukla belli belirsiz selamlaş. Sokakta karşılaştığın az sayıda vatandaş, seninle göz göze gelip yüreklerini yormamak için kaldırımın çizgilerine bakarak yanından geçsin. Bin arabana otoyola çık. Senden daha şuursuz sürücülerin yapabildiklerine hayret et. O günkü ruh haline göre, ister onlarla yarış, ister sakinliğinin ödülü olarak kınama hakkını elinde tut. Havaalanının önünde trafiğe takıl. Geç kalıp kalmadığını anlamak için iki dakikada bir saatini kontrol et. Heyecanlan. Kalkış saati yaklaştıkça, yüreğinin, göğüslerinin üstünde dolaşan sıcak dokunuşları hisset. Uçuş kartını uzatırken ürpertiden ellerin titresin.
Bindiğin gibi in uçaktan. Kalabalığın içinde gözlerin beni arasın. Her bir yüzü, aklında kalan suretle karşılaştır. En benzediğini düşündüğünün gözlerinde, aradığın pırıltıyı görürsen, çekinme sarıl boynuna. Alnını alnına bastırırken, yanaklarını avuçlasın. Kendini eve kadar tut; Amerika’da insanlar ortalık yerde sevgilerini göstermeyi de, gösterenleri de sevmezler.

Hadi, ben çıkana kadar gününüzü gün edin. Nasıl olsa önce senin, sonra sevgilinin derisini yüzeceğim…

Canımsın benim,
N.

Foto:
Ali Ünal
http://www.fotokritik.com/603366


29 Ekim 2009 Perşembe

Emirgan

Kanaatkar E.,
Hayatımın yirmi yılını babaevinde geçirdikten sonra güzel bir Ekim günü kendi fakiraneme taşındığımda, canım ninemin verdiği ev hediyesi bir bayrak olmuştu. Bu ne dememe kalmadan, kırmızı atlastan, özenle yıkanmış, ütülenmiş, katlanmış bayrağı çekmeceye koyuvermişti.
Birkaç hafta sonra apartmandaki ufaklıkları yağmur çamur demeden, uyku tatil demeden okul bahçesine sürükleyen büyük bayram geldiğinde, ninem sabah erkenden telefon etti: “Bayrağı astın mı yavrum?” Ne gerek var canım filan diyemeden dünya tatlısı kadın şirretleşti, sinirle çıkışmaya başladı: “Senin böyle sorumsuz davranmaya ne hakkın var, elli yıl önce bizi ve sayemizde üç komşumuzu eylül baskınından ne kurtardı zannediyorsun?” …
Birden elim kolum bağlandı. Yapacak bir şey yoktu. O bayrak asılacaktı. Ninem için, komşuları için, nice badireyi atlatan ve atlatamayanlar için.
İyi bayramlar,
N.

Foto:
http://www.trekearth.com/gallery/photo1009961.htm

28 Ekim 2009 Çarşamba

Yüksel Caddesi, Ankara


Eşek sıpası Y.,
Senin adamı dün görecektin! “Gidecem buralardan!” diye bir kalkışı var ki masadan, off! Kendi de, bu afraları da gözümün önünden hiç gitmiyor. Bir git kardeşim, bir git artık! Dön köyüne, koş memleketine… Ananın emekli maaşını iç ederek aydın mı olunur; batak masasından kalkmadan devrim mi yapılır?

Bu laflarım aynen senin için de geçerli ha! King oynamayı öğrenmiş olman beni çok üzdü. Biz seni kral olman için gönderdik, sen bana Rıfkı’yı hiç yemiyorum diyorsun! Yazın, okulumu uzattım dayı, diye gelirsen, papaz oluruz, ona göre.

Dayın İ.

Foto.
Körtısi of H.Küçükali.

27 Ekim 2009 Salı

Cenevre

İkiz Kardeşim C.,
Kulağa saçma bir lafmış gibi geliyor ama gerçekten de hayat göz açıp kapayıncaya kadar geçiyor, yitiyor. Laf değil, dün tam bir yıl olmuş bu ölgün şehre geldiğim.
Uyudum, uyandım; günler, aylar, mevsimler geçti. Formüller buldum, deneyler yaptım, ispatlar yazdım; zaman geçti. Birilerini sevmeye çalıştım, birileri beni sevemedi, aşık oldum, bedbaht oldum; kum saati boşaldı.
Nedense zaman sadece koşarken geçmiyor. Enstitüdekilerin "sağlıklı sosyalleşme" adına haftada bir katılımı mecbur tuttuğu topluca koşma ayininde ne attığım turları, ne geçen dakikaları saymak çare oluyor, lanet yelkovan dönmek bilmiyor. Galiba bir yere varmayan, bir amacı olmayan şeylere tutunamıyorum. Boşa tekerlek çeviren laboratuvar fareleri geliyor aklıma, içim kalkıyor...
Ah, şöyle gitmeye değecek bir yer olsaydı, varmaya değecek bir vuslat!
E.

26 Ekim 2009 Pazartesi

4.Levent, İstanbul



Benim latif nişanlım D.,
Sana bu 4 Levent’in hikayesini anlatmış mıydım? İstanbul'un Konstantinapol olduğu vakitlerde,savaşmaktan çok eğlenmeye, yiğitlikten çok ibişliğe düşkün bu dört levent, Varna’ya baharat götüren konvoyu koruyan kalyonlarından, demir alalı daha yarım saat geçmeden firar edip Arnavutköy önünde denize atlamışlar. Bu dört firari delikanlının aklında, önceki gün Pera’nın arka sokaklarındaki izbelerde görüp biraz da oynaştıkları güzeller güzeli Kıpti bir çengi kız varmış  (o zamanlar Çingeneleri Kıpti zannettikleri için böyle çağırdıklarını sana daha önce anlatmıştım). Çengi, delikanlıların içlerinin alev alev yandığını görünce, oyunlar edip bunları dımdızlak soymakla kalmamış, ertesi gece için önlerine bir de iddia atmış: en hızlı hanginiz İstanbul’un yedi tepesini tek tek dolaşıp yedisinden de bana yedişer lale getirirse, yedi gün yedi gece, tepemden tırnağıma, kulağımdan topuğuma yediveren gibi açılıp onun olacağım!
Delikanlılar o mevsimde laleyi nereden bulacaklarını bile düşünmeden, Boğaz’ın en babayiğit pehlivanı, en arlanmaz zamparayı bile güçten kuvvetten düşürecek  buz gibi sularına bata çıka bir yalının iskelesine tırmanmışlar. Köyün içinden sessizce geçip yolu yokuşa vurmuşlar. Her biri diğerini çelmeyle düşürüp çalımla geçmeye çalışırken, yanlarında üstlerini başlarını çamur içinde bırakan dev gibi bir gülle patlamış!
Dönüp arkalarına baktıklarında, Koca Reisin sabah içtimasında bizim dört levendi göremeyip güverte nöbetçisini falakaya yatırdıktan sonra gerisin geri denize atladıkları yere yüzdürdüğü koca kalyonun topların namlularından fışkıran alevleri görmüşler. Her biri benim koca kafam büyüklüğündeki gülleleri 200 kulaç öteye fırlatan ejderhanların, kolombornelerin tekmili birden kükreyerek leventlerin çıkmaya çalıştığı çamurlu Arnavutköy sırtlarını dövüyormuş. Dağılan güllelerden etrafa saçılan çiviler, zincirler dördünün de etlerini paramparça edip ağızlarını yüzlerini kan içinde bırakmış bırakmasına ama akıllarında Kıpti kızın bal kokulu enfes turunçları, yüz arşın daha sürünmüşler. Birinci levent bakmış ki, bu yaralarla daha fazla gidemeyecek, çenginin ak gerdanını yoldaşlarına helal etmiş; zaten helal edebileceği başka bir şey de yokmuş bu düzenbaz puştun. Orada olmuş sana 1. Levent.
Öykünün gerisi acıklı ama nasıl devam ettiğini tahmin edebilirsin. Dördüncü  levent de ilkinden on dakika mesafe ötede düştüğünde, Kıpti kız sabah uykusundan daha yeni uyanıyormuş. Saçlarını taramış, yüzünü yıkayıp memelerini gül suyuyla ıslattığı halis bir bezle iyice silip misk-i amber gibi kokana kadar esanslara bulandıktan sonra, yeni kokular, üzerinden tattıracağı yeni lezzetler bakınmak üzere Mısır Çarşı’sına doğru yola koyulmuş… İstanbul’un daha adı konulmamış bir sürü tepesi, ovası, köyü onu bekliyormuş…


Yatmadan önce okuman için her gün kart yazıyorum sana. Bir atkı örüp gönderebilseydim, en iyi ihtimalle soğukta yürürken hatırlayacaktın beni. Kollarımla olmasa da imgelerimle sarayım istedim. Belki senin için uydurduğum hikayeler, sana adadığım tamlamalar, kullandığım kelimeler şimdi zihninde bana ait bir odacığı döşeyip donatacak, gözlerin dışarıyı görmekten sıkıldığında oradaki kerevetine çıkıp benimle buluşacaksın. Umarım orada da bu kadar mesafeli oturmazsın!
Meftunun,
T.

(İ.O.A.’a saygılarımla)


Foto:

23 Ekim 2009 Cuma

Ev

Tekinsiz dostum E.,
Oldum olası büyüklerin gururudur, ama sevmiyorum "akıllı uslu" olmayı. Sevmiyorum makul, sakin, rahat olmayı. Ama serde var işte. Zamanında D. arayıp demez miydi "ya sırf annenin o huzurlu sesiyle efendim deyişini duymak için sizi arayıp rahatlıyorum" diye...
İnan ben de öfke dolmak istiyorum, ben de patlamak, deli laflar etmek istiyorum, ben de kafayı kırmak istiyorum. Oluyor mu? Olmuyor. Hiç olmuyor.
O saf Amerikalı gittiğin için heyecanlı mısın diye sorunca anlamayacağını bile bile gitme hissini hiç sevmiyorum dedim. (İngilizce kafiyesiyle pek şairane oldu; ama aslında bu histen nefret ediyorum demem gerekirdi.) Ecdadım göçmen, gezgin, seferi, yurtsuz, diaspora, neyse artık, olmuş olacağı kadar. Ben sadece, basitçe yerleşmek istiyorum. Meyveli, çiçekli bir bahçe istiyorum. Bu.
İnsan ayrıldığı yerden yazmaz ya, bu seferlik mazur gör.
Olur mu?
V.

22 Ekim 2009 Perşembe

Diyarbakır



Tanığım D.,
Ya bu nasıl bir memleket! 4 yaşımdaydım, babamı çarşıda ağzından kan gelene kadar dövüp 20 gün gözaltına aldılar, pazarlığı uzatan bir müşteriye yüksek sesle sövüp söylendi diye. Gelip gelmeyeceğini bilmeden yirmi gün yirmi gece geçirdik. Tırnakları çekilirken öğrenmiş, küfrettiği için değil, evde bize küfrettiği gibi küfrettiği için bunların başına geldiğini.

Tam 14 yıl geçti üstünden, Ankara’ya okumaya gittim. Hiç karışmamama rağmen, daha ilk hafta çıkan kavgadan sonra Diyarbakırlıyım diye kimlik kontrolünde derdest edilip emniyete buyur edilmiştim. Anama sözüm vardı, diplomamı alıp doktor çıktıktan sonra, istediğim haltı yiyebilirdim. Ama öncesinde, sabah derse, akşam yurda. Gözaltında, onlar için çalışmazsam, daha mezun olmadan bana yedirecekleri haltları da tek tek izah ettiler. Yemedim, dövüp bıraktılar.

Okulda herkesin atıp tuttuğu konularda, ben konuşunca kaşlar kalktı, suratlar ekşidi. Şivemle dalga geçmeyen, daha yüksek perdeden önce benden terörü bir kez daha herkesin önünde lanetlememi istedi. Bu kolej çocuklarının, bu seçkin ailelerin aydın evlatlarının, bu dünyanın öte yakasında tahsil görüp, dünyanın beri tarafında tatil yapan insanların, nasıl olup da kendi ülkesinde olup bitenleri resmi ajans haberlerinden bir kelime daha fazla merak edip anlayamadığına hayret etmekten cevap dahi veremedim! Bir keresinde, “Sizlerle arkadaş olacağıma, ajanlık teklif edenlerle takılırım. Onlar hiç olmazsa kimliğimi reddetmiyor; hatta farklı olduğumu bir anlamda kabul bile ediyorlar” demiştim.

Onların, bu akarsuyun ortasındaki çakıl adada yaşamayı tercih etmiş olma halleri, kendilerine belletilen yalanları sorgulamadan kabul edecek kadar ahmak ve “ötekinin” halini göremeyecek kadar âmâ olmaları, şu anda düştükleri kelaynak durumunu ta o günlerden haber veriyordu. Dayak yiyene acıyan değil atanı öven bir kafanın gelebileceği en yüce makamlar, günlerini Silivri'nin avlusunda voltada geçiriyor.

Neyse, bütün bunların üzerinden daha kaç sene geçti ki, şimdi duvarın yıkılması gibi bütün sistem, iğrenç yalanları, hurafeleri, tabularıyla birlikte kendi üstüne çöküyor. Olan, hayata ve ülkesine dair bildiklerini, inkılâp tarihi hocasıyla beden eğitimci müdür yardımcısının bel altı şakalarından öğrenmiş nesillere oluyor.

Hayırlara vesile olsun,
R.

Resim:
Jimmy Lawlor http://www.jimmylawlor.com/  

21 Ekim 2009 Çarşamba

Bordeaux

Tesellim B.,
Damak tadımdan -- muhtelif ince zevke bir türlü ısınamadığımdan mıdır nedir -- hayır gelmese de bilirsin hep kırmızıcıyımdır. Zaten hayatının bir döneminde herkesin muhakkak aşık olduğu can dostumun lafı değil midir: "Kırmızı olsun üç kuruş fazla olsun!". Bu satırlara da kıymetini bilemesem de üçüncü kadeh ilham vermiş olsa gerek.
Hayatımız romanlardan, hayatımız filmlerden, hayatımız başkalarından öğrenilme olduğu için kafamda bir sürü imgeyle geldim buraya. Neyle karşılaşacağımdan emin gibiydim. Sanki beni bekleyen küçük bir meydan, ağaç gölgesi altında salaş bir bistro, kirli önlüklerine ellerini sile sile masama yaklaşıp, gülmeye yeltenmeden Oui! diyen orta yaşlı garsonlar görecektim.
Yanıldım desem yalan. Tıpatıp böyle cereyan etti her şey. Zaten bilmediğimiz sözler söyleyemediğimiz gibi bilmediğimiz dünyalar da yaratamıyoruz.
Gayet basit, insan ancak aradığı şeyi buluyor. Ben mucize istiyorum diyorsan iyi plan yapman lazım!
X.

Foto: